06.02.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Özgün
Dünya
Söyleşi
Tarih
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

TÜRKSOLU 21. yüzyıla ışık tutuyor

Uluslaşma kavramını günümüz yapısal öğeleriyle daha önceki yazılarımızda analiz etmiştik. Uluslaşma kavramının diğer bir tanımı ve içeriği ise tarihsel boyutudur. Tarihsel boyutuyla uluslaşma, kapitalizm ile ortaya çıkan ulusal pazarın oluşturduğu teritoryal uluslar olarak tanımlanan bir kapsam içine sınırlandırılmıştır. Bu kavram ise ulus olgusunu açıklamaktan uzaktır. Antony Smith’in de Marks’ın da belirttiği gibi tarihsel uluslar, büyük uluslar kavramında şekillenmiştir. 19. yüzyılda oluşan kapitalist pazarı korumak için oluşturulan ulus kavramının ne Marksizmde ne de bilimsel tarih perspektifinde yeri yoktur. Ulus olgusu tarihsel bir sürecin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kabileden aşirete, aşiretten aşiretler federasyonuna ve buradan ordaya dönüşüm sürecinde akınlar yapan komünal topluluklar tarihsel süperetnosları oluştururlar. Uygar alan olarak tanımlanan bölgelere akınlar yapan süperetnosların bu bölgelere yerleşip, fethettikleri ülkenin eski etnosları ile girdikleri diyalektik ilişki sonucu ulus oluşur.

Daha açık bir ifade ile anlatırsak Türk uluslaşması dediğimiz süreç mekan olarak Türkiye, zaman olarak ise Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye ile sınırlı olmayan bir olgudur. Osmanlı İmparatorluğu bugün de, geçmişte de tarihsel olarak bir Türk imparatorluğudur. 1. Dünya Savaşı’nda Wilson’un ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak ortaya çıkardığı tez, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nu parçalama amacı ile karşımıza çıkarılmıştır. Keza aynı şekilde İran’daki Türk uluslaşmasını gizlemek için milattan önceki yıllarda oluşmuş Ahamenid Persleri ortaya çıkarılmıştır.

İran tarih boyunca Türklerin, Tatarların tarihsel akınları ile Türkleşmiş ve bugünkü İran-Türk topluluğu oluşmuştur. Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun parçalanması gibi, Wilson’un kendine bağlı, emperyalist devletlere bağlı uydu devletler oluşturma projesinin bir ürünü olarak, Fars etnilerden bir İran Devleti oluşturulma çabası gündeme gelmiştir. Gerçekte ise Fars etnisi, İran’da kültürel olarak var olmanın ötesinde etnik ömrünü tamamlamış bir topluluktur. Perslerle hiçbir ilgisi olmadığı halde yapay bir şekilde Pehlevi ailesi hortlatılmış ve Farslık ortaya çıkarılmıştır.

Türkiye ise Selçukluların, Türkmenlerin Anadolu’ya girmesi ile çok kısa bir sürede 11. yüzyılda bütünüyle Türkleşmiştir. İran’da yaşanan sürecin bir benzerini Kurtuluş Savaşı öncesi Türkiye’de hayata geçirme çabası Kuvayı Milliye ile tarihin çöplüğüne atılmış, Sevr projesi tarihten silinmiştir.

TÜRKSOLU solun yeni merkezidir

Tarihsel süreçte Türk ulusunu oluşturan ordalar kolektif bir aksiyon ile Anadolu ve İran’ı art arda, tekrar tekrar fethederek Türkleştirmiştir. Yüzlerce yıl süren bu tarihsel süreç içinde Türkiye’nin, İran’ın ve Türkistan’ın geri dönülmez bir biçimde Türkleştiği yadsınamayacak bir olgudur. Türkiyeli devrimciler de dünya emperyalist sisteminden kopma noktasındaki devrimci stratejiyi oluştururken, bu hareketi yerel bir coğrafyada ya da emperyalistler tarafından sınırları çizilmiş teritoryal devletçikler alanında değil, tüm bu coğrafya ekseninde oluşturmalıdır. Bu noktada TÜRKSOLU, solun yeni doğan bir teorik merkezini oluşturmaktadır.

Geçmişte ortaya koyduğumuz Galiyevci tezlerin temeli sosyal devrim ile ulusal devrim iç içedir önremesidir. Batı emperyalist siteminden kurtulmanın stratejisi, ulusal bilinçle bu mücadeleyi ulusal bir eksene yaymaktır. 1920’lerde tüm Turan coğrafyasına bu ulusal kurtulma stratejisi yayılmaya çalışırken, Rus şovenizmi burada var olan Tatar ulusal bütünlüğünü ve Tatar devrimci hareketini parçalayarak, askeri ve örgütsel yanını dağıtıp tasfiye etmiştir. Günümüzde ise devrimcileri bekleyen görev, Kurtuluş Savaşı ile oluşturulan Türk ulusal hareketinin çekirdeğini, Türk ulusal hareketinin doğal eksenindeki tüm Türk ulusuna yaymak ve ulusun bütünleşmesini sağlamaktır.

Bu açıdan baktığımızda Türkiye ve Azerbaycan arasındaki fiziksel sınırın yapay olarak oluşturulduğunu, “Azerbaycan” kavramının İran’dan Türklüğün tasfiyesini sağlamak için Bican-Azerbaycan kavramından çıkarıldığını göreceğiz. Gerçekte ise Azerbaycan Türkleri İran Türklüğünün merkezidir. Buradaki Türkçü hareket Anadolu’daki Türkçü hareketten hiçbir zaman kopmamıştır. Anadolu ile İran arasındaki kopukluk İslamiyet’in farklı yorumlanmasından yani Şia ile Sünnilik arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı iki Türk devleti tarihsel süreçte birbirlerine düşman olmuşlardır.

TÜRKSOLU’nun görevi

Bu tarihsel hataları aşıp, İran Türklüğü ile Türkiye Türklüğü arasındaki sosyolojik, etnik, dinsel, sınıfsal ayrılıkları uluslaşma sürecinde eritip İran Türklüğü ile Türkiye Türklüğünü birleştirmeyi amaç edinen eksen, temel dayanak noktamız olmalıdır. Bu ise TÜRKSOLU’nun öne çıkardığı “Türk ve sosyalist olmak”, “Türk ve devrimci olmak” fikri ile sağlanabilir. Çünkü Amerika’nın, Almanya’nın Rusya’nın yani Batı’nın güdümünde olan klasik Türkçü hareketler, Türk Birliği’ni veya Türklerin sosyal olarak kurtuluşunu ve bağımsızlığını sağlayacak çizgiden uzaktadırlar. Bu çizgi ile varılacak nokta, Sovyet İmparatorluğu’nun Amerikalılar tarafından yıkılmasını sağlamış olan karşı devrimci çizgilerdir.

Türkiye, İran ve Türkistan’ın oluşturduğu eksendeki devrimci hareketler gerek Rus ve Batı sömürgeciliğine, gerekse Çin sömürgeciliğine karşı çağımızın yükselen devrimci hareketlerini oluşturmaktadır.

Daha önceki devrimci teori, Sovyetler Birliği öncesi Lenin ile Marksizmin merkezi Alman Sosyal Demokratlar arasındaki bir tartışma sonucunda karşımıza çıkmıştı. Bu noktada Lenin’in düşüncesi, dünya emperyalist sisteminden kopmanın yani emperyalist sisteme karşı başkaldırının devrimci bir tavır olacağı, böylelikle emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı-burjuva arasındaki mücadelenin keskinleşeceği, bunun da devrimi dünya devrimine dönüştüreceği idi.

Lenin sonrası bu tezi savunan Leninistlerin bizzat kendileri, kendilerinden daha devrimci olan Doğudaki Tatar ve Türk halklarının uyanışına neden olduğu için devrimci tezlerin uygulanmasını engellemiş, Batı Avrupa’ya karşı devrimci olan Rus devrimciler Orta Asya’daki Türk devrimcilerine karşı gerici bir konuma düşmüşlerdir.

TÜRKSOLU ve Kıtasal Birlik teorisi

Kaynağını dünya sisteminden ulusal kopuş ve bağımsızlık düşüncesinden alan Kemalist Devrim, dünya emperyalist sistemine karşı verilen mücadelenin en başarılı örneğini oluşturmuştur. Ayakları yere basan bu anlayış, solculuğun dünya sömürü sisteminden kopuş olduğu, küresel sistemin çelişkisinin emek-sermaye çelişkisi değil sömüren merkezle sömürülen merkez arasındaki çelişki olduğu gerçeğinden hareket etmiştir. Türk devrimci solunun yarattığı bu hareket modeli, yalnız Türkiye, İran ve Orta Asya için değil Latin Amerika için de geçerli olmuştur.

İlk sayılarımızdan beri vurguladığımız, Che Guevara’nın “Latin Amerika’da birçok ulus yoktur. Burada emperyalist sistemin böldüğü uluslar yerine tek bir Latin Amerika ulusu vardır. Bu ulus, emperyalist Amerika’dan kopuş mücadelesi içindedir” anlayışıdır. Bu noktada unutmamamız gereken, hem Latin Amerika’da hem de Türkiye’de egemen sınıf konumundaki burjuvaların dünya emperyalist sistemi ile entegre oldukları gerçeğidir.Bu gerçekten hareketle ulus kavramı içinde burjuvazinin yer almadığını vurguladık. Ulusun bir burjuvazi önderliğinde var olamayacağını, burjuvazinin ulusu olmadığını ama sömürülen halk kitlelerinin ulusu olduğunu, burjuvazinin küresel emperyalist sistemle bütünleşme içinde olduğunu ama sömürülen ulusun ancak ulusal bütünlüğe sahip olarak emperyalist sisteme karşı çıkacağını vurguladık.

İngilizlerin 1. Dünya Savaşı’ndan önce İran’ı, Irak’ı ve Arap Yarımadası’nı petrol bölgelerine göre parsel parsel bölmesi, Rusya’nın Orta Asya’yı kendi petrol çıkarlarına göre parsel parsel bölmesi, bölünen bölgelerdeki küçük iktidarların ulus devlet olmadığı, bunların ancak emperyalist sistemin uyduları, emperyalist sistemler tarafından yaratılmış devletler olduğu gerçeğini görerek devrimci bir uluslaşmanın zorunluluğunu vurgulayabiliriz.

TÜRKSOLU 21. yy’a ışık tutuyor

Bu anlamda TÜRKSOLU burada küçük ama gelişen bir hareket olarak 21. yüzyıla ışık tutacak bir perspektife sahiptir. Avrupacı entelektüellerin solculuk olarak ileri sürdükleri doğmaların günümüzde hiçbir değeri kalmamıştır. Tam tersine, ulusalcılığın, bağımsızlığın, sosyal ve ulusal devrimin, dünya emperyalist sisteminden kopuşun solun ana sloganı olduğunu Sultan Galiyev ve Mustafa Kemal, Latin Amerika dahil tüm dünya devrimcilerine 20. yy’dan öğretmektedir. 21. yüzyılda bu ulusal devrimci yükselişlerin çok daha belirgin bir duruma geldiğini göreceğiz.

Burada önemli olan olgu, gelişen teorinin hayatın içinden çıkmakta olduğudur. Ama gelişecek olan var olan egemen teori değildir. Egemen teori, var olan egemen ideolojinin ürünü olarak solda ve sağda bulunmaktadır ama yaşamın emrettiği gerçek, çekirdekten gelişmeye başlayan bu yeni olgunun 21. yüzyıla damgasını basacak bir harekete dönüşeceğidir.

Türk uluslaşma ve ulusal merkezi örgütün oluşturduğu örgütlenmenin benzerlerin Azerbaycan’da, İran’da, Türkistan’da, Tataristan’da oluşturularak; bunların oluşturduğu birlikle ortaya çıkan eksenin, emperyalist sistemin parçalanması, emperyalist sistemin zayıf karnından giren bir hançer gibi 21. yüzyılın bir devrimci atılımı gerçekleştireceği mutlaktır. Bu noktada TÜRKSOLU, geleceğe yalnız Türkiye ve Türk dünyası için değil, tüm dünya için bir öncü çizgi oluşturma aşamasındadır. Latin Amerika için önerdiğimiz, Latin Amerika için yaptığımız analizler günümüzde birebir çıkmaktadır. TÜRKSOLU’nu tüm dünya devrimcileri takip etmelidir.