Arama: 
12.08.2002/Sayı:10
Anasayfa
Kapak
Başyazı

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Başyazı Gökçe Fırat

Üçüncü Meşrutiyet’e karşı
Ulusal Direniş Hareketi

Üçüncü Meşrutiyet’i yaşadığımızı bilelim!

TÜSİAD AB darbesini başlattığı ve hükümeti fiilen devirdiği zaman, Türkiye seçimi konuşmaya kilitlenmişti. O zaman bir seçim öncesini değil, darbe sonrasını yaşadığımızı hatırlatma ihtiyacı duymuştuk. Bunun basit bir gerekçesi vardı; seçimi de diğer gelişmeleri de bu darbenin belirleyeceğini gözden kaçırmamalıydık. Oysa pek çok kesim, sanki bir darbe olmamış da, olağan bir seçim kararı alınmış gibi davranıyordu. Böyle bir ortam, “normal günler”de yaşadığımız yanılsaması yaratarak darbe koşullarını görmemize engel oluyordu.

Ve herkesin seçime kilitlendiği bir anda, üç yıldır geçirilemeyen AB yasaları Meclis’e getirilerek iki gün içinde Meclis’ten çıkarıldı. Demek ki, darbecilerin muhtırası tüm parlamento üzerinde etkili olmuştu. Artık karşımızda halkın özgür oylarıyla seçilmiş bir parlamentonun değil, darbecilerin tehditleriyle esir alınmış bir parlamentonun olduğunu bilelim.

Ama daha önemlisi, bugün artık Cumhuriyet idaresinin de tarihe gömüldüğünü ve yeniden Meşrutiyet’e dönüldüğünü görmeliyiz. Darbe sonrası yaptığımız uyarıyı yine tekrar ediyoruz: Şu an Üçüncü Meşrutiyet’i yaşadığımızı bilelim.

Apo’ya kurban kestirten Meclis!

Meşrutiyet’in anlamını tarihimizden biliyoruz. Avrupalıların zoruyla kabul ettirilen sözde demokratik bir anayasal rejim, o anayasa altında güdümlü bir parlamento ve o parlamentodan o demokratik anayasa uyarınca çıkartılan yasalar.

1839 Tanzimat’ı ile başlayan tarihin sonunda 1918 yılına gelindiğinde, yani 70 yıllık Meşruti idare sonunda, varılan yer İstanbul’a çıkan İngiliz işgal kuvvetleridir. Ve işgal kuvvetleri dağıtana kadar Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı parlamenter çalışmasına devam eder! Ama bununla da kalmaz, işgal ile tüm parlamenter çalışmalarını kendi isteği ile tatil eder!

Parlamentoyu açan kuvvet ile parlamentoyu kapatan kuvvet aynıdır: İngilizler! Ama buradan bir sonuç çıkartmanıza izin verilmez; İngilizler o parlamentoyu işgali kolaylaştıracak yasal ve iktisadi düzenlemeleri yapıp işgal koşullarını hazırlamak için değil, Türkiye’ye demokrasi gelsin diye açtırmıştır ve bu sürecin sonunda İngilizlerin Meclis’i basıp kapatması da sadece bir tesadüftür! Adına demokrasi denilen ve Avrupalı’nın koltuğunun altında filizlenip büyütülen Meşrutiyet’in bir işgalle sonuçlanması sadece ve sadece bir tesadüftür!

O nedenle yaşadığımız gerçekleri ve tarihimizi unutalım ve yine Avrupalıların baskısı ile kabul edilen yasalar için kurban keselim! İlk kurban kesenin Apo’nun ailesi olması da sadece tesadüftür. İşte Türk parlamentarizmi budur: Avrupalıların baskısı ile kurdurulan ilk Meclis-i Mebusan Türkiye’nin işgali ile sonuçlanacak yasaları çıkartıyordu, şimdiki Meclis-i Mebusan ise, Türkiye’yi bölmek için savaşan bir terör örgütüne kurban kestirecek kadar demokratik yasalar çıkartıyor!

Ama üzerinde çok durmayın; tesadüf deyin geçin!

Cumhuriyet, Meclis-i Mebusan yasalarını da anayasayı da çöpe attı

Meclis-i Mebusan, kimin için çalışmış çabalamış ve yasalar çıkartmıştı? Rum azınlık için, Ermeniler için, her mezhepten Hıristiyanlar için. Bugün çok mağdur gösterilen o azınlıklar, Türk maliyesini ellerine almış ve Türkiye ekonomisini çökertmişti. O çok mağdur gösterilen azınlık, yurdun dörtbir yanında kurdukları kiliseler ve bu kiliselere bağlı misyoner okulları ile ülkenin Sevr haritasını yaratacak bölünmeyi çalışıp çabalayıp yaratmışlardı. O azınlık okulları Türkiye işgal edilirken, işgalcilerin silah deposu olarak kullanılıyordu! Evet evet, bu da bir tesadüftü!

Ama Atatürk, bu kadar fazla tesadüf olamayacağını düşünmüş ve o azınlıkların haklarını ellerinden almıştı. Misak-ı Milli sınırları içinde millet iradesine dayanan Cumhuriyet, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın aldığı tüm kararları çöpe atmıştı. Ve elbette o Meclis’i Mebusan’ın anayasasını da. Cumhuriyet, sadece emperyalistlerin yurttan atılması değil, aynı zamanda o emperyalistlerin kurdukları Meşrutiyet idaresinin, yasalarının ve anayasasının da çöpe atılmasıydı.

3 Ağustos günü ilan edilen Üçüncü Meşrutiyet, işte bu Cumhuriyet yasalarının çöpe atılması ve Cumhuriyet idaresine son verilmesidir. Diğer Meşrutiyetler gibi bu Üçüncü Meşrutiyet de ne tesadüftür ki bir saray darbesi ile hükümet esir alınarak ilan edilmiştir. Ve yine ne tesadüftür ki bu Üçüncü Meşrutiyet’i ilan eden Meclis de, yine azınlıklara haklar tanıyarak başlamıştır parlamenter faaliyete.

“Tarih tekerrür ediyor” demeyin çünkü tüm bu tekrarlar ancak bir tesadüftür, bu tesadüflerden bir Sevr paranoyası yaratmaya da kalkmayın! Tarihi, bir masal kitabıymış gibi okuyun ve sonra da mışıl mışıl uyuyun! Uyandığınızda başınızda süngüsünü size doğrultmuş bir İngiliz askeri görürseniz bunun da sadece bir tesadüf olduğunu düşünün, sakın geçmişe dönüp yorumlar yapmaya kalkmayın, en fazla uyurken gördüğünüz rüyaya yorun!

Siz de tesadüf deyin geçin

Hepsine tamam!

Bu AB darbesini yapan TÜSİAD’ın, o darbenin kalemşorluğunu üstlenen medyanın, o Meşrutiyet’i ilan eden Meclistekilerin içi rahat etsin, bunların hepsinin tesadüf olduğunu kabul ediyoruz!

Birinci ve İkinci Meşrutiyet idareleri, tüm tantanasına karşın, halktan bir destek bulamamıştı. Bu Meşrutiyet’ler, sadece Batılıları ve onların ülke içindeki azınlıklarını memnun ediyordu. O Meclis işgal edilip kapatıldığında da Türk halkı o Meclis’i savunmak için herhangi bir çabaya girişmedi. Çünkü Meclis’i savunmak vatanı savunmak değildi.

Vatanın savunulması, işgal kuvvetlerinin işgal ettikleri topraklarda başladı. İşgal edilen her bölgede, ulusal bir direniş hareketi başladı. Bunun adına Kuvayı Milliye dendi. İşgal edilen her şehri çevreleyen dağlarda, elde silah vatanı kurtarmak için direnişe geçen Kuvayı Milliye askerleri vardı.

“Vatan için canım feda” diyen Türk gençleri, Mustafa Kemal’in Kuvayı Milliyesi’ne asker yazılıyordu. Kuvayı Milliye’nin henüz kurulmadığı yerlerde de, bir silah bulup işgal askerini vuracak yiğit gençler çıkıyordu. İzmir’in işgaline karşı elde silah karşı çıkanlar örgütlü Kuvayı Milliye değil, Kuvayı Milliye’yi yaratan o vatansever ruhu taşıyan gençlerdi. Ali Kemal’i linç eden de aynı gençlerdi!

Vatanın bağrından doğan ve gençlerin silahlanıp mücadeleye başlamasıyla somutlanan bu ulusal direniş önce Kuvayı Milliye’yi sonra Türk Ordusu’nu yarattı. Tüm işbirlikçiler ve vatan hainleri bu Kuvayı Milliye mahkemelerinde yargılanıp ipe gönderildiler.

Meşrutiyet’le işgal arasında nasıl bir bağlantı yoksa, işgalcilere ve Meşrutiyetçilere karşı girişilen bu silahlı mücadele arasında da bir bağlantı yoktu, sadece tesadüftü!

Üçüncü Meşrutiyet’i ilan eden Meclis’le, Meclis-i Mebusan arasında da zaten bir bağlantı yoktur. O nedenle bu Üçüncü Meşrutiyet’e karşı ulusal direniş hareketi başladığında da Kuvayı Milliye ile bu direnişçiler arasında bir bağlantı aramayın boşuna; tesadüf deyin geçin!